top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıGöker Aközgürer

Psikiyatrinin Nesnesi ve Yöntem Üzerine

Konumuzun başlığı psikiyatrinin nesnesi, tabi felsefecilerin olduğu bir oturumda “nesne” gibi iddialı bir kavram kullanmak riskli, o yüzden kavramın felsefi irdelemesinden kaçınabilmek için bazı örnekler vererek açıklama yapmak istiyorum. Nesneden kastettiğim şey şu: örneğin bir nöropatoloğu ele alalım. Nöropatolog için bir mikroskopi veya makroskopi salonunda karşısında duran materyal onun nesnesidir, bu nesne sinir sisteminin bir üyesi olarak önceden belirlenmiş, bir cerrah tarafından tescil edilmiş bir parça, canlılıktan yoksun, yaşamdan yoksun, bütünün sınırları belli bir parçası. Şimdi bu nesneye kendi disiplini içerisinde uzlaşılmış bir yöntemi uygulayacak, karşılaştığı normal dışı durumları önceden belirlenmiş sınıflandırmada bir gruba yerleştirecek, parçadan hareketle bütüne bir tanı koyacak, eğer parçanın dışındaki bütün halen yaşam içerisinde ise ona bir tedavi önerecek. Karşısında duran nesnenin netliği ona tanı ve tedavi protokollerinde meslektaşlarıyla tam bir uzlaşım sağlayacak. Derdimi anlatabildim sanırım ama daha klinik başka bir örnek daha vermek istiyorum; bu da bir nefrolog olsun, onun laboratuar ortamı polikliniğidir, yine patologdan farklı olarak karşısında duran nesneyi, bir parça olarak -yaşayan bütünü ile birlikte- canlılığı içerisinde görür. Sınırlarını az çok kestirir, bazı yöntemlerle netleştirebilir. Bu karşılaşmada karşısındaki bedenin böbreğidir nefroloğun nesnesi. Bir böbrek prototipi vardır zihninde, tüm böbrekler aynıdır, hepsi aynı işe yarar. Devredeki bir parçadır o, gerektiğinde nakil ile yenisi takılır, her şey eski halinde devam eder, karşımdaki insanı o insan yapan değil, devrenin bir üyesidir çünkü o. Böbreğe atfedilen belirli işlevi yapmadığında aksaklığı tespit eden ve düzeltendir nefrolog. Böbreği tedavi etme iddiasındadır, karşısında duran ve zihnindeki normal böbrek arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışır.

Peki biz psikopatologların, psikiyatristlerin nesnesine gelelim, bahsettiğim bu iki disiplin kadar net midir bizim nesnemiz? Tam burada nöropatolog veya nefroloğun yaşamadığı iki sorun ile karşı karşıya geliriz. Burada gündeme getireceğim ve yönteme dair yaşadığımız sorunlar bağlamında önemli olduğuna kanaat getirdiğim iki sorunu konuşmamın eksenine yerleştireceğim.

Bunlarda ilki: nesnemizin muğlaklığı sorunudur. Soru şudur: neyi tedavi edeceğiz? hepimizin kendimize sorabileceği bir soru, neyi tedavi etme iddiasındayız? ya da daha kaygı verici olan şekliyle, yaşamın içerisinde olmaktan dolayı hissettiği bazı rahatsız edici duyguları gelip bize anlatan bir hastanın sorduğu bir soru olsun bu: “doktor bey, bende bana dair olan neyi iyileştireceksiniz ki daha iyi hissedeceğim?” Bu soruyu şu an salondaki psikiyatristlere sorduğumuzu ve kaç tane farklı cevap alacağımızı bir düşünelim: Duygularınızı, düşüncelerinizi, bilinçdışınızı, arzunuzu, sinirsel ağlarınızı, bu ağlardaki kimyasal dengeyi, dünyaya yüklediğiniz anlamı.. Bahsettiğimiz nesne sorunu sadece kuramsal bir mesele değildir, insanı ve dünyayı kavrayışımız temelinde şekillenir, bilgiyi nerede ve nasıl bulacağımıza yön verir, aradığımızı bulduğumuzda onunla ne yapacağımızı belirler. Yöntem konusundaki belirleyiciliği bir yana biz psikiyatristlerin aramızda kurduğu dili etkiler. Hatta bu kongrede bile etkisini görüyoruz bu sorunun. Nereden mi biliyorum, işte şöyle bir örnek: Bu kelime bulutu, şu an içinde bulunduğumuz kongredeki tüm sunum başlıklarını veri olarak girerek, kullanılma sıklıklarına göre hazırladığım bir taslak. Kelime bulutları bildiğiniz gibi niteliksel araştırmalarda kullanılan bir yöntem, sistematik bir araştırma olduğunu iddia etmiyorum ancak, psikiyatristlerin yılda bir yapılan en büyük kongresinde hangi konuları konuştuklarını göz önüne sermesi bakımından işe yarar bulduğum için getirdim buraya. Psikiyatrinin neyi mesele edindiğiniz çıkarabiliyor muyuz bu slayttan? Çarpıcılığı artırmak için başta kıyasladığım başka bir disiplinin bu seneki kongresine bakalım. Nöropatologlar kendine özgü bir kongre yapmıyor sanırım ama Nefroloji kongresinde herkesin kafası çok rahat gibi duruyor.

Psikiyatrinin uzlaşımdan en uzak ve meşruiyeti en çok sorgulanan tıp disiplini olmasıyla bir ilişkisi var bu görüntünün. Bir araya geldiğimizde biz dahi aynı fenomenlere aynı isimleri vermiyor, hastalarımıza aynı yöntemi uygulamıyoruz.

Psikiyatrinin bir bilim olarak değil de bir uzmanlık alanı olarak kabul edilmesi gerektiğini vurgulayan Karl Jaspers’ın bu tezinin kökeninde de bu slaytta anlatmak istediğim şey var. Psikiyatri, insanın ne olduğuna dair farklı felsefi önkabulleri olan, birbirinden farklı disiplinleri bir araya toplayan çatı bir uzmanlık alanıdır. Şu an yan salonda bdtciler, diğerinde psikanalistler, başka salonda emdrciler, başka birinde biyolojik psikiyatristler birbirinden farklı nesneleri kabul ettikleri için bambaşka yöntemleri esas almış, farklı tedavi yöntemleri öneriyorlardır muhtemelen. Biz burada felsefeden, bazı psikiyatristler dilbilimden, antropolojiden, yapısalcılıktan; başkaları daha spiritüel akımlardan besleniyor.

Bu büyük sorunu ünlü psikiyatri tarihçisi Berrios, Psikiyatrik epistemolojinin krizi olarak adlandırıyor ve sorunun iki farklı epistemolojik kökene sahip olmamızdan kaynaklandığını ifade ediyor. Berrios’a göre şu an pratikte kullandığımız kavramlar biyolojik, semantik, spiritüel, felsefi gibi farklı eşölçülebilirlik seviyelerine sahip farklı kaynaklardan birbirine eklemlenmiştir. Bu sorunu görememek diyor Berrios, bizi bunları entegre etmeye sürüklüyor. Bu entegrasyon çabası da iki büyük sorun yaratıyor: ilki bunları bağdaştırmaya çalıştığımız için farklı bağlamları meşru kılmaya devam ediyoruz; ikincisi ise bunlarla uğraştığımız için asıl soruları sorup meselenin özüne, ontolojisine inemiyoruz

Neden ısrarla psikiyatriyi diğer disiplinlerle karşılaştırdığımı sorabilirsiniz, buna cevabım aynı doğadaki fenomenlerle ilgileniyormuş önkabulüyle, aynı metodolojiyi kullanıyor olduğumuz. Stratejimi de biraz ele verdim ama evet, nesnenin farklılığını yeterince göz önüne serersem sizi kendimize has yerel bir yönteme sıcak bakabilir hale getirebileceğime inanıyorum.

Bana kalırsa burada adını andıklarım Foucault’un terminolojisiyle tarihsel nesnelerimizdir. Eğer mesele edindiğimiz bu şeyi ortaya sermekse şu an ki gayemiz, foucaultcu bir arkelojik yöntemle tarihsel nesneleri araştırma nesnelerinden ayırdetmeli, bir şeylerin karanlık kaldığı ve konu olarak ele alınmadığı noktaya kadar geri gitmeliyiz. Nesnemizin muğlak olduğu önermesiyle konuşmaya başladım, bunu da farklılıkları üzerinden yaptım. Biraz bu farklılıklarından konuşalım.

Öncelikle karşısında duranın bütünüyle ilgilenir psikiyatri. Bütünlük olduğu içindir ki adli, ahlaki, siyasi konulara en çok angaje olmak zorunda olan, stigmatizasyon sorunlarını en çok yaşayan tıp disiplini değil miyizdir? Dilimizde de böyle yer bulur bu bütünlük; birisi için “sirozdan muzdarip” diyebiliriz onu sirozundan bağımsız tahayyül etmek mümkündür ama şizofreniden muzdarip kişi demek ne kadar mümkün ve onu şizofreniden bağımsız düşünmek mümkün müdür?

Diğer bir farklılık da şudur ki: canlılığı aşan bir şeyle ilgilenir psikiyatri. Canlılığa indirgenemeyecek bir bütündür çünkü mesele edindiği: yaşamdır bu bütün. Bu canlılık ve yaşam ayrımını, Antik Yunan’daki bir ayrımı kastederek yapıyorum. Antik yunanda bizdeki hayat kavramını karşılayan tek bir kelime yoktu. Temelde iki farklı kavram görüyoruz metinlerde, ilki; yalın ve doğal hayatı, canlılığı, canlı olan tüm türlerin hayatını anlatan “zoe” kavramı, ikincisi ise çerçevesi belli bir yaşamı, bir hayat tarzını ifade eden “bios” kavramı. Aristoteles “Nikomakhos’a Etik” eserinde, üç hayat şekli olan düşünce hayatı, haz hayatı ve siyasal hayatı tariflerken zoon yerine bios’u kullanır, aynı kitapta insanın tarifi için zoon politikon kavramını da kullanır gerçi ama bunu Agamben, burada aristonun politikonu kullanmasını canlı varlığın sıfatına değil de zoon cinsini belirleyen özgül farklardan birine işaret ettiği şeklinde yorumlar. Yani buradan özetle, aradığımız nesneyi bios bağlamından ayrı düşünmemiz mümkün değildir.

Başka bir problem nesnenin sınırlarına dair olan meseledir. Karşımızdakinin psüke’si nerede başlar biter, yaşam nerede başlar biter? Bedenin bütününe dair olduğundan bahsettik evet ama peki orada sınırlı kalır mı? Bir kişinin ruhsal dünyasının öznelerarası alana etkisi nedir? Şu an şu salonda böbreğiniz veya sinir hücreleriniz bana ulaşmaz biliyorum ama ruhsal dünyanız bana erişebilir mi, benimki size dokunabilir mi? Aktarım, sevgi, düşünme, özlem, hayranlık, ötekinin mevcudiyetinde ötekine dair olan hislerimizin bedenin sınırlarını aşan bir nesneyle ilgisi olabilir mi?

Bu bahsettiğim noktayla fazlaca ilgili olarak şimdi bize özgü olan ikinci soruna gelmek istiyorum: Bu sorun, eldeki nesneyi incelemek için uygun mekanının neresi olduğudur. Psikiyatrinin laboratuar ortamı neresidir? nöropatoloğumuz için bu mekanın mikroskopi veya makroskopi salonu; nefroloğumuz için ise muayene odası olduğunu söyledik. Bizim uzlaştığımız bir mekan var mıdır? muayene odası mı? odada oturması mı gerekir yoksa divanda uzanması mı? Başka kişilerle ortak oluşturduğu bir grup ortamı mı olmalı burası? yoksa kendi sosyal ortamı mıdır ancak bizim nesnemizi izole edebileceğimiz alan?

Bu konuda nöropatolog ve nefrolog için ortamın neresi olduğunu pek de tartışmaya gerek yoktur. Çünkü, mevzu bahis nesneler için zamansal ve mekansal bir süreklilik vardır. Peki aynı şey psikiyatrinin nesnesi için de geçerli midir? yani her mekan ve zamanda nesnemiz değişmeden kalır mı?  Bundan şüpheliyim, çünkü her bir yaşantının her yeni zaman ve mekanda yöneldiği nesneye göre şekillendiğini, o andaki bilincin yönelinen nesnenin bilinci olduğunu fenomenoloji bize söylüyor. Felsefi bir dayanak aramadan bile klinik deneyimimizden hastalarımızın ruhsal durumunun tedavi almasalar dahi günden güne, muayene eden kişiden kişiye, hatta muayene odasına göre değiştiğini söyleyebiliriz. Bedensel hastalıkların aksine bir anda tetiklenen psikotik atakları, cinneti, baygınlıkları düşünün veya “hocam ne zaman ne yapacağı belli olmuyor”lar, “geçen doktora gidince her yeri dağıttı şimdi neden uslu anlamadım”lar ya da “hiç bir sıkıntım yoktu aslında üzüldüğüm bir şey yok neden atak geçirdim acaba”lar.. Aynı sorun ile ilgili ikinci bir nokta daha var. Sınırlar bağlamında kısaca değinmiştim, söz etmeye değer bu nokta: İnceleme sırasında muhatabın rolüdür. Buna ister empati, ister aktarım, ister afektin bulaşıcılığı diyelim veya ayna nöronlar üzerinden bir açıklama yapalım; inceleme sahası içerisinde bir muhatabın varlığı, semptomun ortaya çıkışından ve iletişim kurmadan önce mevcut yaşantıyı düzenler. Yani ne demek istiyorum? bir araştırma sahasında incelenen bireyin karşısında kim veya kimlerin olduğu onun o anki ve oradaki yaşantısı için en önemli semantik belirleyicidir. Bu öznelerarası alan bir anlam zemininde inşa edilir, yaşantı da bu doğrultuda dile gelir.

Bu yüzden bir muayene odasının en iyi seçim olup olmadığı konusunda da emin olmak zor, mekanın ve mekan içerisinde bulunanların yaşantıya olan etkisini inkar edemeyiz. Zamanında böyle düşünen klinisyenler olmuş ki grup terapileri, sosyal psikiyatri, grup psikanalizi doğmuş; niteliksel çalışma alanları olarak yerinde gözlem çalışmaları ve odak grup görüşmeleri gibi yöntemler oluşturulmuş.

Bu iki sorunu tarifleyerek derdimi biraz anlatabildim diye düşünüyorum. Şimdi şöyle bir noktadayız, evet bir nesnemiz var ama bu doğa bilimlerinden alışık olduğumuz bir nesne değil, muğlak, ele gelmeyen, her daim üstü biraz örtülü, zamanda ve mekanda değişen, karşımızdaki varlığın bütününden izole bir parça olarak incelememiz mümkün olmayan, kendini arada gösteren, suç üstü yakaladığımızı düşündüğümüz anda incelemeye fırsat vermeden kendini kapatan bir nesne, çoklu anlamları olan, karşımızda bir anda belirebilen ve kaybolabilen bir nesne.

O zaman esas sorumu tekrar soruyorum: Madem diğer disiplinlerden farklı bir nesnemiz var, niçin onlarla aynı yöntemi kullanıyoruz?

Farklı nesne olsa da ne zararı var, aynı yöntemi kullanalım diyebiliriz ama buna cevap vermeden önce mevcut felsefi kabulü ve yöntemi biraz netleştirmemiz gerekiyor. Bu önemli, çünkü belirli bir yöntemi temel alarak ilerleyen her disiplin –görünür olmasa veya fazlasıyla aşina olunduğu için hakikat düzeyine çıkarılmış olsa dahi- mutlaka bazı felsefi önkabullere sahiptir. “Hiç ben bunlarla ilgilenmek istemiyorum, sadece işime bakmak istiyorum” diyen bir klinisyen dahi kendisine önceden sunulmuş ontolojik ve epistemolojik bir konumda olmak durumundadır.

Şu an psikiyatri içerisindeki her bir uygulama alanının kendine has bir felsefi kabulü vardır. Ancak daha genel konuşacak olursak, günümüz psikiyatrisi modern doğa bilimleri paradigmasına bağlıdır. Varlığın bize kendini tüm açıklığıyla sunduğu görüşünü temel alan rasyonalist, ampirisist ve pozitivist paradigma, bilinebilecek olanın zamansal ve mekansal sürekliliğine vurgu yapar. Biz de bu sayede, dış dünyada değişmez şekilde duran ölçülebilir bilgiyi gözlem ve ölçüm araçlarıyla elde eder, bunları genelleyebiliriz. Farklı zaman ve mekanlarda tekrarlanabilir olan ve nedensel ilişkilerin hükmettiği bu bilginin sürekliliğini altta yatan ve açıklanması gereken bazı yapılar güvence altına alır. Psikopatoloji alanında bir araştırmayı doğa bilimlerinin ölçülebilirlik üzerinden sürdürdüğü yöntemi devralıp ilerlediğimiz takdirde biraz önce bahsettiğimiz ampirisist ve pozitivist konumu da kabul etmiş sayılırız.

Bahsettiğimiz bu konum alma neden bu kadar önemlidir? Önemlidir, çünkü; karşımızda bulunan bütünde ne gördüğümüz, bu canlı varlığı nasıl kavradığımız, araştırma nesnemizi de yöntemimizi de belirler. Eğer karşımızdaki bütünü yönelimsellik sahibi, kendine özgü anlamlı bir dünyası olan, zamansallığı olan bir özne olarak kavrarsak ayrı; eğer bu bütünü, bir canlı kategorisinin mensubu, düzgün işlemesini garanti etmeye çalıştığım bir devreler topluluğu, bir organizma olarak kavrarsam apayrı bir yere gidecektir araştırmam. Jaspers’in Genel Psikopatoloji eserinde vurguladığı çok önemli bir ayrıma da işaret eder bu dikotomi: Anlamak ve açıklamak. İlk senaryodaki gibi bir özne ile karşılaşmak, bize beraberinde karşımızdakini anlama olanağını sunarken; ikinci senaryodaki gibi bir organizma ile karşılaşmak bizi doğal olarak bu sistemi açıklamaya sürükler. Jaspers bu ikili ayrımı, kitabındaki yöntem meselesiyle ilişkili olarak tartışır ki hala günümüzdeki niteliksel ve niceliksel araştırma yöntemlerinin temeline ışık tutar bir mahiyettedir. Anlamak ile yola çıkmanın riski, genellenebilirlik, test edilebilirlik, güvenilirlik gibi mevcut bilim paradigmasının temel kavramlarına uzak düşmektir ve evet kabul edilmelidir ki bilim dünyası için fazla felsefidir. Açıklamak ile yola çıkmanın riskleri ise araştırma sonuçlarında anlama yer bırakmamak, kişinin kendine has öznel yaşantılarını görmezden gelmek veya bunları sayısal veriye indirgemektir.

Peki nasıl oldu da tüm ruh sağlığı çalışanları olarak “açıklama, nedensellik ve ölçülebilirlik” mottolarına sahip bu paradigmanın içinde bulduk kendimizi? Niçin şu an alanımızda bir araştırmanın kabul edilebilirliğini, bilimsel değerini, sayısal verilere çevrilebilir olmasına bağladık? Bu sorunun cevaplarını bulmak için 19.yy sonlarına kadar gitmemiz gerekiyor. Bildiğimiz gibi psikoloji, 1867 yılında felsefe kürsüsünden ayrılana dek felsefenin bir yan dalıydı; bu tarihten itibaren ruhsal fenomenlerin dış gözlem ile ölçülebileceği görüşünü temel alan bilimsel bir metodolojiye kavuştu. Böylece nesne olarak karşısına ölçülebilir insan davranışını koyuyordu psikoloji. Yine aynı dönemde bu yeni bilimin karşısında, insanın niceliksel yöntemlerle ölçülemeyecek, genellenemeyecek, kendine has yaşantısı olduğu fikri var. Bu fikirdeki isimlerden Brentano, araştırma nesnesi olarak bu yaşantıları alıyor; bir yaşantının doğru betimlemesi için de yaşantının nesnel dünyada ortaya çıkış koşullarını incelemeyi öneriyordu. Bildiğiniz gibi, bahsettiğim bu ekol günümüze dek fenomenoloji disiplini içerisinde uzanacak. Bir araştırma yöntemi olarak fenomenolojik yöntem, ortaya serdiğimiz nesnenin doğasına olan uygunluğu nedeniyle, mevcut yöntemler içerisinde psikopatoloji araştırmaları için en uygun yöntemlerden birisidir. Bunun önemli nedenlerinden biri, kişinin kendine has yaşantına ve yaşantının anlam boyutuna, ölçülebilirlik kaygısının ötesinde gerekli önemi veriyor olmasıdır. Tabi size bir yöntem önerisi sunmak amacındaki bir sunum değildir bu; ancak değindiğim fenomenolojik yöntem dışında, psikiyatrinin mesele edinmesi gereken insanın yaşam boyutuna ve yaşantının doğasına erişmeye imkan sağlayan bir çok niteliksel araştırma yönteminin de olduğunu ifade etmeliyim. Burada adını geçirmekle yetineceğim konuşma analizi, söylem analizi gibi dil aracılığıyla oluşturduğumuz anlamı ve eylemi temel alan niteliksel araştırma yöntemlerinin, bütün bu konuştuğumuz nedenler dolayısıyla, niceliksel yöntemlerden daha değerli olduğu inancımı da paylaşmak isterim.

Özetle, konuşma boyunca yineleyip durduğum nedenler dolayısıyla psikiyatrinin, yeniden felsefeden alacağı katkıyla birlikte ontolojik konumunu güçlendirmeye, kendine has yerel bir epistemoloji kurmaya, mesele edindiği şeyi, nesnesini netleştirmeye ve bu nesnenin bilgisine ulaşmada kullanacağı yeni bir yönteme ihtiyacı vardır. Buradaki yeni ile kastettiğim hiç bilinmeyen ve keşfedilmesi gereken bir yeni değildir. Kadim felsefe tarihi ve engin psikopatoloji külliyatı boyunca tartışılmış insana ve ruhsal dünyasına dair tüm o incelikli kavramlara açık olmayla gelecek bir yeni, gelenekten devralıp yeniden düşünerek pratiğimize rehber yapacağımız bir yenidir sözünü ettiğim.

 

*Bu metin 26 Ekim 2019 tarihinde, 55. Ulusal Psikiyatri Kongresi’nde yer alan “İnsanı Arayan Nerede Bulur? Psikiyatrinin Nesnesi Nedir?” isimli panelde sunulmuştur.

12 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Dürtünün Lacancı Nesneleri: Bakış ve Ses

nesne a olarak Bakış Lacan 1964 yılı boyunca verdiği 11. Seminerde “Nesne a ve Bakış” meselesini tartışmak için dört ders ayırır. Lacan’ın buradaki temel tezi, Göz ile Bakış arasında bir bölünme olduğ

Lacan’ın Yitirilmiş Nesnesi: nesne a

Nesne a, Lacan’ın psikanalize en büyük katkılarından birisidir ve Lacan, bu kavramla birlikte psikanalizin nesnesinin ne olduğu tartışmalarına yeni bir boyut eklemiştir. Sözkonusu psikanaliz olunca ne

Kürklü Venüs: Mazoşizmde Yasa ve Kaygı

Kürklü Venüs, Leopold Sacher-Masoch’un 1870 yılında kaleme aldığı ve otobiyografik özellikler taşıyan romanıdır. Sacher-Masoch bu romanında cezalandırılma ve acı çekme üzerinden cinsel doyum sağlamaya

Comments


bottom of page